ölgünlük satıcıları
“semantik erozyon” diyorlar: bir sözcüğün suyunu çıkarınca, beline vura vura yıllarca kullanınca bir yerden sonra anlamı aşınıyor, neye denk geldiği anlaşılmaz oluyor. müthiş (müdhiş), tipinden de anlaşıldığı gibi dehşetten (DEHŞETten) gelmekteyken biz müthiş bir şarkı dinleye dinleye, müthiş bir çizkek yiye yiye, eximizden gelen whatsapp mesajına müthiş bir cevap vere vere içindeki dehşeti söktük, taşlara sürte sürte körelttik. artık müthiş bir fırtınadan bahsetmiyoruz, bu sözcük BAYAAĞ demek sadece. acayip, inanılmaz, resmen falan da aynı sebeplerden aynı sonuçlara vardı, artık elleri bellerinde öylece boşluk doldurmaya yarıyorlar. bizde de değil tabii bu sadece, inglis dilinde de awesome, really, literally filan benzer yollardan benzer yerlere gelmişler.





dün twitter’da dolaşırken denk geldim, “iki senedir filistin diyeni boğazlayan” berlinale’ye sinemacılar koşa koşa yazılmış. bu üstteki beş tanesi berlin yolcusuymuş. (yönetmenleri, afişleri, ödülleri bunlara benzer filmlerden beş on tanesini izledikten sonra edindiğim kanaat dolayısıyla) hiçbirini izlemedim, hiçbirini izlemeyeceğim; zaten sinemacının ahlakına da ben bekçilik etmeyeyim, umarım seyircisi verilecek tepkiyi verecek dermana sahiptir deyip aklıma takılan şeye geçeyim.
afişlere bakınca içimde hadsiz hudutsuz bir tiksinti köpürüyor. kendini ağırdan satmaya çalışan ağır zekâlı bir uzak tanıdığı üç saattir dinlemek zorunda kalmışım gibi, bir türlü yolunu bulup oradan kaçamamışım gibi, o arada karnım da acıkmış çişim de gelmiş gibi, ağır zekâlı ahmak tanıdık ağzını şapırdata şapırdata (aynen şu anda benim yaptığım gibi) bana herkesin salak olduğunu, derini kavrayamadıklarını anlatıyormuş ve ben de baş ağrısıyla gözlerimi kısmış çişimi tuta tuta onu dinlemeye devam ediyormuşum gibi bir tiksinti köpürüyor. bunlar herhalde bizim memleketin, bizim dilin sinemasının yüz akları, medar-ı iftiharları olsa gerek. yani anlaşıldığı kadarıyla türkiye’de “sanat sineması” böyle bir şey, kolpaçino bilmem ne gibi olmayan filmler bunlar; az biraz hassasiyeti yüksek, dünyayı daha incelikli kavramak için kafa yormaya hevesli insanlar da bunları izliyor belli ki. ama beşinin de (hadi renk tercihlerini, çorak geriplanı filan görmezden gelip ders okuyan kızı hariç tutalım, dördünün) afişi aynı. bu filmleri yazanlar, çekenler dün gece hepimizin bildiği o ocakbaşında veya orada değillerse asmalı’da kudurmamışlar gibi, instagram’da reel kaydırmamışlar gibi, hiçbir şeye kızmamış hiçbir şeye gülmemişler gibi tek bir duyguyu (?) çekmişler odağa: ölgünlük. yani demişler ki bizim hayata dair konuşmak istediğimiz şey, anlatmak istediğimiz şey, dünyayla hayat konusunda paylaşmak istediğimiz şey bu surat ifadeleri ve bununla bağlı hallenmeler, duylanmalar.
gerçekten mi ya? aç, sefil, hiçbir zaman bolluk içinde yüzmemiş anadolu’nun her şeye rağmen hiç de az olmayan şen şakrak yanlarını büyük oranda nakşilik dalgası söküp götürdü (o ayıp, bu günah, öyle yaparsan ızgara ederler, kızlar öyle, erkekler böyle… çarpı milyarlar), üstüne de malum sebepler tüy dikti. kıymetli sözün, kıymetli meselenin, akıllılığın, duyarlılığın, kavrayışlılığın sürekli bunaltıdan, amaçsızlıktan, bitmişlikten, çaresizlikten, umutsuzluktan söz etmeyi gerektirdiği efsanesi de bizim cümle düşünce ve sanat dünyamızın nakşilik modası, bir gram fazlası değil. bu kadar sünepe, bu kadar dünyaya söyleyecek üç kelimesi olmayan, bu kadar 11 yaşında istediği şey yapılmamış erkek çocuğu bir sanat anlayışı norm değil dostadlar. değildi de. açın bakın insanlık tarihinin büyük düşünce, edebiyat (hatta herhalde sinema) eserlerine. yaşamanın olmazsa olmazlarından, neşeden, yıkıcılıktan, yapıcılıktan, iyi ve kötü öfkeden bu kadar yoksun, bu kadar homojen bir biçimde yoksun bir devir bulabilen varsa madalyası bende hazır, buyursun alsın. beşiktaş köyiçinde kime sorsanız gösterir beni.
vay efendim dünya çok zor zamanlardan geçiyor, sanat da bu zor zamanların aynasıdır… geçiniz efendim. kan, bağırsak, kopmuş kelle, veba, gözyaşıyla yoğrulmuş dünya tarihi de orada duruyor (zaten en çok o orada durduğu için ihtiyacımız var sanata ya, neyse). eline sazı, kalemi alanların yazıp çizdiği külliyat da. bu tiksindirici tembelliğin (vallahi başka hiçbir şey değil, düpedüz tembellik. bilhassa ergenler iyi bilir, onlar dışında da yediden yetmişe herkes evinde deneyebilir: kendine dokunup inlemek dünyanın en zahmetsiz işidir) lehinde delil aramaya kalkarsanız kolay aldanırsınız. çünkü bu zehir yetenekli üretici ve nitelikli tüketiciyi etrafına topladığı için (modalar böyledir) bu otuzbir janrı dışında kalan her şey korkunç kalitesiz. geçtim devrimci bir öfkeden, dünyayı şekillendirme cüretinden, komedinin bile adı yok ne edebiyatta ne sinemada. yani verili kültür ortamında önümüze konan kuru mama bu, endüstri dönüştürülmedikçe de böyle olmaya devam edecek gibi görünüyor VE bu sürecin gerisini berisini işin içine katınca zaten olmuş olması gereken bu gibi görünüyor, çünkü alternatifler korkunç. bilemiyorum, milleti recebivediklerle uyuduyorlar falan diye geveleyenleri dinlerken emin olamıyorum, kim kimi uyuduyor.
bu intihar propagandacısı akım ister bilerek olsun ister bilmeyerek, düpedüz dolandırıcılık. hem insanlığın ortak duygulanımı bu olamaz (buna izin verilemez) hem de zaten böyle bir hayat yok (biliyorum ne kadar zor hayatlar, o hayatlarda ne çözümsüz dertler olduğunu, ben de pek mutlu sayılmam, onu demiyorum). klinik depresyonun en ağır evrelerini filan istisna tutacak olursak bir insana hayattan kalan hiçbir zaman bu değildir. hepsini geçtim, gerçekten hayat buysa bile bunu anlata anlata, beynimize çaka çaka zaten erozyonun kralını yarattınız. karanlık oda ve suratsız aktör rezervlerinin de sonuna geldik. o yüzden sürekli el yükseltiyorsunuz (one up, one up, one up), bundan sonrası zorunlu fars.
bu işleri ben artık ahlaksızlık olarak görüyorum. insan dört kuru duvarın arasında üç gün aç otursa bir an durur, uzaktan duyulan bir havlamaya gülümser.

Daha güzel anlatılamazdı. Yalnız bu festivallerin arka planını az çok bilen ve bu yıl bu festivale seçilmemiş bazı filmleri izlemiş biri olarak şunu eklemek isterim: bu dediğiniz filmler Türkiye'de yapılmıyor değil. Devrimci bir öfkeyle yapılan, daha açık cesur politik referansları olan, ince kara mizahı olan filmler de var. Ama bu filmler Avrupa'daki bu festivallere seçilmiyor. Çünkü bahsettiğiniz otuzbir janrının asıl hayranı bu neo-sömürgeci, sahte entelektüel Avrupalı programcılar. Onların satın aldığı da bu: ölgünlük.
Elinize sağlık hocam. Bu yazınız bana, bütün edebî külliyatını hayıflanma, yazıklanma ve içlenme üzerine kurmuş önemli bir yazarımızı hatırlattı. Sinemayı pek takip etmiyorum, bilemiyorum; ama edebiyatta bu tür metinlerin bağımlılık yapıcı bir etkisi de yok değil. Bahsi geçen yazarımızın kitaplarını da elime bir kez alınca “Ulan ne güzel yazmış” diye bırakamıyorum; ama sonlara doğru bu kez “Ne lüzumsuz satırlar bunlar” diye içim ofkeyle doluyor.