köylüce sesler
arada düşününce, dil sevgimin ve merakımın kaynağı büyük oranda küçük yaşta iki türkçe arasında kalmam gibi geliyor. bunlara köylüce ve şehir türkçesi diyelim. el kadar bebekken köye bırakılan bir gurbetçi üretimi olduğum için anadilimi önce su katılmamış bir iç anadolu köylücesi konuşan anneannem ve akrabalarımdan, ardından epey su katılmış bir köylüce konuşan ana-babamdan öğrendikten sonra batı şehirlicesi öğreten okullarının tornasında körelttiğim için bir şeyin başka başka söyleyişleri olmasına dair düşünceler zihinim arka planında sürekli çalışan bir filtre halinde kaldı sanırım. benzer şeyleri benzer deneyimleri olan başka (birinci kuşak “okuryazar”, dağdan inme) arkadaşlarımdan da duyduğum için uydurmuyorum gibi geliyor.
bu köylüce meselesine dair ara sıra lakırdı ediyorum, sanırım bazen ipe sapa gelmez şeyler de söylüyorum (birkaç yıl önce köylülerin birbirine ableist lakaplar takmasını güzellediğim için biraz linç yemiştim, sanırım insanlar biraz hassas.) ama vazgeçmediğim bir kanaatim var: türkçenin köysüzleştirilmesi (cumhuriyet dönemi boyunca süren standardizasyonu) esnasında epey bir şey kaybettiğini düşünüyorum.
bunun vesilesi de büyük oranda yabancı dille (matah bir şey değil, ingilizce) haşır neşir olmak oldu. bir yandan yaz kış bu dildeki metinleri türkçeye aktarmak için uğraşıyorum bir yandan da (bunu övünerek yazmıyorum öyle denk geldi) keyif için 1 sayfa türkçe metin okuyorsam 10 sayfa ingilizce metin okuyorum, görsel eğlence dünyasında da tamamen ingilizce içerik tüketiyorum. genç dimağlara ingilizce öğretmek için gündüz saatlerimi ingilizce-türkçe arasında taklalar atarak, tarzanca temsil vererek geçiriyorum. dolayısıyla bu iki dilin kafanın arkalarındaki tepişmesi hiç dinmiyor.
özellikle çeviri yaparken bazı kalıpları yazmaya elim çok zor varıyor. “…anlamında bir baş hareketiyle…”, “…gibi bir ses çıkararak…”, “…andıran bir gürültüyle…” gibi ifadeler yazmak zorunda kalınca tadım kaçıyor. doğa sesleriyle karşılaşınca (yani bir suyun şırıltısından bahsetmek güzel, ama o su daha başka sesler çıkarınca; köpeğin havlamasından bahsetmek kolay ama köpek inler gibi, ıslık gibi, hırıldar gibi, x-er gibi sesler çıkarınca…) öfkeleniyorum. mesela bir önceki parantez içinde x’er gibi dedim çünkü türkçede bu seriyi nasıl devam ettirebileceğimi bilemedim. çünkü ingilizcede köpeği anlatan biri o köpeği bark, howl, yelp, whine, growl, bay, whimper, snarl, yap, pant, grunt, snort, woof, huff, roar ettirebiliyor. veya mesela dizileri filmleri ingilizce altyazılı izliyorsanız ve HI (sağırlar için) hazırlanmış türdense sürekli köşeli parantez içinde insanların groan, moan, hum, sniff, gasp, scoff, grunt, mumble, mutter, chatter, hiss, growl, roar, whimper, whine, yelp, slurp, snort, chuckle, giggle, sob, wail, shriek, murmur, babble, coo, rasp, pant, bark, howl, croak, trill gibi sesler çıkardığını görürsünüz. veya mesele insan da değildir, boş bir araziye bakarız ve rüzgâr (bildiğimiz, her gün yediğimiz rüzgâr) yüzünden howl, whistle, roar, rustle, sigh, moan, hum, whisper, rush, blow, swirl, gust, shriek, whine, murmur, hiss, rattle, whip, flutter, creak, groan, snap, whoosh, buzz sesleri çıktığını okuruz. kuşlar chirp eder tweet eder, trill eder ama warble, chatter, squawk, screech, hoot, caw, coo, peep, call, cry, cackle, cluck, quack, crow, pipe, twitter, cheep, jabber veya holler da edebilir.
kelime bilgisi engin dostlarımızdan (yer yer örtüşen ve örtüştüğü için bir derece daha sinir bozan — çünkü iki bağlama da oturabilecek karşılık gerektirebilirler) bu listelere bakınca “ne var canım türkçenin de bu konuda çözümleri var” diyenler olacağını biliyorum. ben onlarla aynı kanaatte değilim. ingilizcenin türkçeden “üstün” bir dil olduğunu düşünmüyorum. ama türkçenin köylücesi kırpılınca bu gibi sesleri vermeye yarayan bazı yapıları da kaybettiğine inanıyorum. bu kaybolanların tam olarak ne olduklarını da listeleyemem çünkü bazılarına dair çok belli belirsiz hatıralarım var sadece, bazılarını ihtiyarlar konuşurken duyunca “hah!” deyip bir yere oturtabiliyorum ama bunlar yok değil, nadiren de olsa karşılaştığım şeyler. ünlü ekonomistlerimizden birinin ünlü bir beyanıyla epey gündemde kalan “şakkadanak”, mesela, ses vermekle ilgili bir kelime olmasına rağmen bana da çok sevimsiz, laubali, mizah dışı bir bağlamda kullanılamayacak bir kelime gibi geliyor. ama anadilim köylücede bu -danak ile yapılmış başka bir sürü çekim olduğunu hatırlıyorum. şırpadanak, şarpadanak, lakkadanak, takkadanak gibi farklı hızlarda, tonlarda işleri anlatmaya yarayan —hem de hemen zarf olarak kullanmaya hazır— bir sürü ifade maalesef bugün yeniden bilinir hale gelse bile, dediğimiz gibi, ancak yontulmamış bir köylüyü dalga geçilecek bir karakter olarak konuşturmaya yarayabilir. şimdi bunu yazarken -adan diye biten bir zarf yapısının olduğunu daha hatırladım mesela. bir kütük cayıradan devrilebilir, başka bir şey şakıradan boşalabilir filan. bu noktada haklı bir itiraz gelebilir: e abi bunları zaten cayır cayır, şakır şakır diye ikileyerek kullanıyoruz. evet, ama ne yazık ki bunlardan daha bir sürü vardı ve bazıları (artık kullanmadığım, belki hiç kullanmadığım için) hatırımda kalmamış veya şüpheyle hatırladığım şeyler. akrabalar hayvanlardan bahsederken hâlâ bir sürü tuhaf fiil kullandıklarını duyuyorum (atıyorum inek biraz hafırdadıktan sonra yemini yiyor…) ama bunların ne olduklarını tam bilemediğim için yine unutuyorum. yani artık yapılabilecek bir şey olduğunu düşünmüyorum ama bu dangıl dungul ölü kelimeler mezarlığına bir fatiha okuyasım geldi.


Çok güzel yazmışsınız. İngilizce'nin kelime zengini olmasının bence nedenlerinden biri, tabir yerindeyse 'piç' bir dil olması. Aşağılama amacıyla değil, kökeni belli değil anlamında. Aynı zamanda, İngilizce öz güvenli bir dil; dünyanın dört bir bucağından gelen sözcükleri uydu uymadı diye irdelemeden içine almakta sakınca görmüyor.
Bizse tam tersi, Biraz Fransızlar gibiyiz dil bağnazlığı konusunda. 'Köylüce' kelimeler üzerine düşünmemiştim ama okuyunca size çok hak verdim. İlaveten, bu dediğime katılır mısınız bilmiyorum ama bence Osmanlıca gibi zengin bir dili 'öz Türkçeleştirme' çabaları da lisanımızı çok fakirleştirdi. Ben Substack sayfalarımı hem İngilizce hem Türkçe yayınlıyorum. İlk versiyonu İngilizce yazıyorum çünkü İngilizce yazmak daha kolayıma geliyor. Ondan sonra Türkçe'ye çevirirken, çoğu yerleri yeniden yazmak daha kolayıma geliyor. Kendi yazımı çevirdiğim için, aslına sadık kalma gibi bir sorumluluğum yok, kolayını seçiyorum. Bu arada, metin de daha düzeliyor sanıyorum.
Mal gibi dinelme, ırmağyandan geçemen, yeğnikgene deyha şurdan ağrı seyirt.