turna vs. leylek
bir kitap: turna'nın kalbi
geçtiğimiz haftalarda kaya bey, oskar ve ben, yine bir akşam, yine sohbeti bahane edip mümkün olan en kısa sürede en çok birayı tüketmek üzere, yine bir masanın etrafında toplanmış bulunduğumuz bir sırada laf nereden geldiyse bektaşiliğe geldi. belki sohbetin başını gerçekten dinlememiştim, belki çokuncu biraydı, lafın başını hatırlamıyorum gerçekten. ama bir noktada yürüyen sohbete dahil olup (konu hakkında ortalamanın üstünde diyebilecek olsak bile gerekenin çok altında bilgi birikimine sahip oluşumu hiç dert etmeyerek) sırf sohbet daha da yürüsün diye boşluklarda bektaşiliğe verip veriştirmeye başladım. bunun uysal kızılbaşlık olduğundan girdim, “alevinin sünnisi ya bunlar” gibi terörizme varan yaklaşımlardan çıktım. biz böyle yoktan yangın çıkarmayı çok sevdiğimiz için oskar da, kalbim kırılmasın diye, “zaten bektaşi namaz da kılar,” dedi. kaya bir ara irkilir gibi oldu, biraz bıyıklarının uçlarıyla oynadı, konuya ilişkin bilgi birikimim ve ateşli söylemim arasındaki orantısızlığı bir an dert edecek gibi olduysa da muhtemelen vazgeçip (efendi adam sonuçta) mevzuyu değiştirmek için ortaya başka laf attı. yer miyiz? o sırada oskar’la ben kendimizi kaybetmenin eşiğine gelmiştik. oskar arka cebinden pandemiden kalma maskesini çıkarıp üstüne “bektaşiliğin yenilgici paradigması”na dair kavramsal piramidini çizmeye başladı. dayanamayıp müdahale ettim, bu piramidin bektaşi apolojizminden başka bir işlevi olamayacağını ağzımdan köpükler saçarak (bira köpüğü) ve durup durup masaya vurarak, adeta, kanıtladım. neyse ki bir noktada uydurabileceğimiz sözler bitti. on yedinci biraya doğru kaya da bir fırsatını bulup “ya çok güzel kitaptı” diyerek şu kitaptan söz etti:
hemen telefonu çıkarıp (biz de boş adam değiliz) on saniye içinde kitabı sipariş ettim. geçen hafta da okumaya fırsat oldu. gerçekten çok iyi kitapmış. bayıldım.
erdal küçükyalçın: kitaptaki biyografisinde adının yanında tarihçi/yazar/shodō sanatçısı yazıyor. japon hat sanatıymış sonuncusu. kyoto’da shin-budizmi üzerine doktora yapmış. musashi dojo diye bir okul kurmuş, orada kaligrafi, şintoizm, kanji sembolizmi falan gibi dersler veriyormuş. dünya böyle insanların yüzü suyu hürmetine dönüyor gerçekten.
hatırlarsanız ben daha önce de kitap yazısı yazdım ve yine kitaptan hiç bahsetmedim. yine çok bahsedemeyeceğim. tek kitap üzerine yazılan yazıları çok sevdiğimi söyleyemem. ama şunu söyleyebilirim: elbette tarihe hiç merakınız yoksa okunacak şey değil ama (yeniçeriler ve bektaşilik meseleleri hiç ilginizi çekmiyor olsa dahi) tarihe dair, tarih üzerine bir şeyler okumaktan asgari düzeyde keyif alıyorsanız bu kitaba bayılırsınız. pop-tarih de diyemem, akademik tarih metni de. ikisinin olabilecek en güzel bileşimi.
yazar farklı ilgi alanları olduğunu çok yerinde ve tadında hissettiriyor. tarihin, tarihe dair oldukça ilginç ayrıntıların yanında dil merakını da, kuş merakını da, anlama aşkını da sık sık selamlıyoruz sayfalar boyunca. özet geçemeyeceğim ve alıntı yapmak istemiyorum ama yazarın iddiası günümüz türkçesinde kullanılan pek çok sözün yeniçeri ocakları kaynaklı olduğu yönünde. bunların arasında yoldaş sözcüğünü, meydan dayağı ifadesini hatırlıyorum. bir de akide şekerini. ilginiz gıdıklandıysa okurken görürsünüz zaten neyini nasılını.
kitap turna imgesi üstüne kurulu. alevi/bektaşilikte turnanın tuttuğu yere değinerek başlıyor, yeniçerilerin börklerindeki turna simgesinden söz edip yeniçeri devşirmekle görevli “turnacıbaşı” üzerinden yeniçerileri turna ile özdeşleştiriyor. ilerleyen sayfalarda yeniçerileri infaz etmekle sorumlu cellatların “leylek çadırı” adı verilen bir çadırda kaldığını öğreniyoruz. yeniçeriler istanbul’da infaz edileceklerse cellatlar tarafından geceyarısı eminönü’ndeki baba cafer zindanı’na götürülürlermiş. infaz orada olurmuş. bu binanın bugünkü haline dair dipnotu 140. sayfadan alıp buraya koyarak bitireyim:
bu bina günümüzde galata köprüsü’nün batısında görülebilir. halen ironik bir şekilde “leyleğin yeri” manasında “stork’s” adıyla lüks bir mücevher mağazası bulunmaktadır. seferlerde “leylek çadırı”nda cezalandırılan “turna” yeniçerilerin barış zamanında ceza gördükleri baba cafer zindanı’nda bu adın görülmesi ilginç bir tesadüftür.


'konuya ilişkin bilgi birikimim ve ateşli söylemim arasındaki orantısızlığı...'
'yeniçerileri infaz etmekle sorumlu cellatların “leylek çadırı” adı verilen bir çadırda kaldığını öğreniyoruz.'
bu bina günümüzde galata köprüsü’nün batısında görülebilir. halen ironik bir şekilde “leyleğin yeri” manasında “stork’s” adıyla lüks bir mücevher mağazası bulunmaktadır. seferlerde “leylek çadırı”nda cezalandırılan “turna” yeniçerilerin barış zamanında ceza gördükleri baba cafer zindanı’nda bu adın görülmesi ilginç bir tesadüftür.
Leylekler seferde mi, hala?